Aralık 24, 2014

"Bugün yağmur göz kapaklarıma yağıyor, dünden kalma bütün kızgınlığım ve yorgunluğum göz kapaklarımda sanırım. Açmayacağım gözlerimi, açamayacağım sen gelmeden…" Franz Kafka / Milenaya Mektuplar

Herkesin aşkı kendine kocaman, herkesin sevgisi sınırsız. Leyla, Mecnun’u böyle sevmemiş, Ferhat şimdi bizi görse “dağ delmek de ne” der oturur bizi izlermiş, Şirin ne umruna. Nasıl anlatılır? Ne denir? Yaşamayan nasıl bilir? Okuyup da geçer de işlemez mi içine. Ah bunu yaşamadan ölmek asıl ölüm. 

 İçimde öyle bir şey var ki. Ne ben kendime yetişebiliyorum ne de ellerim hissettiklerime. Zamanın bir an kağnı misali bir ansa göz açıp kapayınca geçti dedikleri türden koşturduğu.. karında kelebek de uçuşurmuş, eller de titrermiş. Ne hoş.. oysa ki her seferinde eskileri unutup yeniden yaşatıyor bize kalbimiz aynı olay örgüsünü. Ve her defasında yeniymiş hissi veriyor. Yeniden yapıyoruz aynı hataları. Yeniden üzülüyoruz ama o kadar seviniyoruz ki yeniden, hatırlamıyoruz  bile eski üzüntümüzü. Bu yüzden zaten sevdiğimiz şeyler bize daha çok acı ama yerine koyduklarımızla daha çok ümit de verir. Ne desem boş . ellerinle tutamadan hissedemezsin kalbimi. Keşke şimdi burda olsan. Yüzünü görmek yeter derler ya. Bana yetmez. Ellerini de tutmak isterim. Ellerini tutarım o da yetmez başımı yaslayayım derim. Senden alacaklarım bitmez benim. Bir ömür sevsem yine yetmez, bitmeyen bir ömür isterim. Sevmek zaten alın yazım ama bir de olalım isterim.
Yanımda kal. Ben ol. Biz olalım.
İyi ki çıktın karşıma. İyi kilerim o kadar fazla ki sevincim ağlıyor.

Sığmıyor içime ruhum da, kalbim de.. hiçbir şey sığmıyor içime. Boşluk kalmadı içimde aşkından. Dünyalar sığar dediğim bedenimde,beynimde sen varsın şu an sadece.
Zaman ne garip şey. kahraman tazeoğlu da demiş ya “anlamadığım tek şey bende duran zaman sende nasıl geçiyor.” diye. Öyle işte. Bazen birilerinin zamanı olursun bazense kösteği. Bazense birileri senin zamanın olur. Ondan önce ve ondan sonradır senin için.. saat değil, dakika, saniye, salise hiçbiri değil. Bütün bir zamanın onundur ve gittiğinde zamansız kalırsın saliselerle ölçülen bu koca kazanın içinde.   

En çok huzur bulduğum yer yanın..
En huzur veren kelime adın..Bir de benim adımı söyleyişin.
Arkadan 60’lar müziği çalınıyor kulağıma. Hayatımın müziğisin, olmak istediğim yerde, olmak istediğim benim. Bukalemun gibiyiz çünkü. Çok kolay şekil verilebilir bir kıyafet haline geldi kişiliğimiz. İnsanlara göre insan oluyoruz. Ve en garip olansa herkes için takındığımız kişilik bize normal geliyor. Hepsini ayrı ayrı seviyoruz. Demek ki kendimiz bile yetmiyoruz kendimize. Ama işte öyle değil senleyken. Şeffafım. Çünkü sen de bana şeffafsın, saklanmıyorsun siperlerinin arkasına, pusuya yatmıyorsun, vurmak için zaman kollamıyorsun.
Bulmacamın halı altına kaçıp kaybolan parçası bulundu artık.
Çayım olması gereken demde.
Kuş dili diye bir şey varmış gerçekten, her sabah selamlaşıyoruz kuşlarla.
“Bazı sonsuzlar başka sonsuzlardan büyüktür.” diyor John Green bir kitabında ya bu da öyle bir şey “bazı mutluluklar başka mutlulukları görene kadar büyük.”
Teşekkür ederim hayatımda olduğun için ve teşekkür ederm seni bana, beni de sana getiren tüm o olaylar ardı sıra geldiği için. Yolunuza çıkan hiç kimseye ya da başınıza gelen hiçbir olaya nedensiz bakmayın. Her biri bugünlerden geçip yarınınıza koşanız için bir yol. Uzun bir yol..

İyi günler ve mutlu bir ömür dilerim. Umudunuz kaybolmasın..















Annem çok sevmelerin kadınıydı.
Daldaki kirazları, yazmasındaki oyaları,
fistanındaki çiçekleri, asmadaki üzümleri, evin kedisini,
sokağın delisini, babamın gömleğini, beni, bizi, mahalleyi..
Bildiğim her şeyi severdi.
Bana da sevmeyi öğretti.
Öyle az buz değil, 'çok sev' derdi.
Annem gibiyim artık. 

Az sevme bilmiyorum ben.
Çok sevdiğimdendir bu kadar incinmem...

DİDEM MADAK

Hiç yorum yok:

트윗하기