Yılbaşı yılın en güzel zamanı. O rengarenk ışıklar, süslemeler, müzikler.. Bundan daha iyisi olamaz. O kadar mutlu oluyorum, o kadar huzurla doluyorum ki. Masal gibi bir havası var. Hani Noel Baba geyikleriyle çın çın zilleri öttürüp gelse ve ho ho ho deyip geçse tepemden şaşırmam. O derece her şeyin olabilirliği inancındayım.
Önceden yılbaşı denince aklıma kendi evimde pencerenin önündeki yerimde kıvrılıp üstümde pikemle kahve içip kitap okumak gelirdi. Ama "You've Got Mail" filmini izlediğimden beri "işte bu" dedim. İstediğim kitapçı-kafenin taslak hali bu ve nasıl kazındıysa aklıma artık yılbaşı denince ilk orası beliriveriyor zihnimde. Gerçi bir tek yılbaşı denince değil genel olarak ne düşünsem aklıma orası geliyor ama olsun :D
Şimdi artık ezber ettiğim bir resmi çizecem size. Gözlerinizi kapatın, kapatın, kapatın!
Yolda yürüyorsun, hava soğuk, bereni gözlerinin hizasına kadar çekmişsin ki soğuk beynine beynine işlemesin. "Havası da kötü be Ankara'nın" diyorsun, kızıyorsun da hatta "nereden buraya gelmişim" diye. Sonra ısınacak bir yer arıyorsun belki bir dükkana girip bir şeyler bakarsam hafiften kendime gelirim diyorsun, hatta sıcak bir şeyler satıyor olsa tadından da yenmez bak şimdi. Başını kaldırdığın gibi hemen solda bir kitapçı takılıyor gözüne. İsmi de iyiymiş diye gülümsüyorsun. (Yazarımız burda ilerisi için bir bilinmezlik bırakmayı yeğliyor, artık açınca ve siz de gelince görürsünüz inşallah :D) Vitrinde yılbaşı indirimi olduğu yazıyor. Ne zamandır almayı istediğin kitabı da görüyorsun vitrindeki kitapların arasında. "Kırmızı Kahverengi Defter". Tam da pikenin altına girip okumalık. Hafif bir kahve kokusu da çıkıveriyor tam o anda içerden çıkan birinin kapıyı açmasıyla.
Rengarenk ışıklar, süsler, Frank Sinatra'dan "Let it snow" da çalıyor, daha fazla ne olabilir ki diyerek merak içinde adımını atıyorsun içeri. Kapının üstüne asılmış olan aletten "çınn" diye bir ses geliyor. Evinizin altındaki antikacı Ziya amcanın dükkanını hatırlatıyor sana bir anda. Özlemle ve mutlulukla doluyorsun anında. Buradan çıkışta anneni aramayı bir köşesine koyuyorsun aklının. Acaba Ziya amcaya ne olmuştur? Onu da sorarım diye bir de not ekliyorsun aklının o köşesine. Ve içeriye bir göz gezdiriyorsun. Burayı anlatabileceğin tek kelime huzur oluyor. Müzik sesi ve kahve kokusu belki seni böyle çeken bu soğuk kış akşamında ama başka bir şeyler de var. İnsanlar mutlu. Gülümsüyorlar. Hani kalkıp dans etseler şaşırmaz sen de katılırsın aralarına. Ne büyük mutluluk.Önce bir kahve molası deyip başından bereyi çıkarırken makinelerin olduğu yere geliyorsun. Hemen bir sütlü kahve söylüyorsun. Sert kahve uyanacağın zamanlar için, zor günler için. Ama havanın bu yumuşaklığına ancak sütlü bir kahve gider. Kasadaki kız gülümseyerek kahveni yanında da bir parça bisküviyle uzatırken "Mutlu Yıllar" diyor. Sen de gülümsüyorsun "Teşekkürler, size de" diyerek. Sonra kitap raflarını geçerek ilerliyorsun, baya da büyükmüş, Üst kata uzanan dönerli merdiveni de görüyorsun hatta. Kenarlarına süsler ve ışıklar asılmış. Ara ara beyaz simlerin parlaklığı da gözünü alıyor. Şarkının değiştiğini fark ediyorsun o sırada. Tanıdık geliyor ama çıkaramıyorsun bir türlü. Huzurlu kelimesi tekrar geliyor aklına. Galiba burayı tarif ederken tek kelime yetecek sana.
Hah. İstediğin kitaba ulaşıyorsun sonunda. Nilgün Marmara. Ne zamandır arıyorsun kitabı oysa ki. Bir anda karşına çıkması şaşırtıcı. Basımı bitti diye biliyorken hem de. Bazen bazı tesadüfler birbirini takip eder ve sana da onları takip etmek düşer.
Kenara koyulmuş bir çok masadan birine ilişiyorsun. Kahveyi bir kenara koyarak elinde bisküvi, kitabı açıp ortadan bir sayfasına bakıyorsun.
"Birkaç sabun kalıbı kalınlığındaki tüm kitaplar okunabilirdi, Moby Dick'ten Lolita'ya, Savaş ve Barış'tan Tutunamayanlar'a. Ben de Tutunamayanlar'a başladım."
demiş Nilgün Marmara. Gülümsüyorsun. Tutunamayanlar.. Ne zamandır elinin altında olup da bir türlü başlayamadığın kitap. İçinden onlarca alıntılar okuduğun, Olric kimdir?, nedir?, necidir? merakına düştüğün ama bir türlü gözünün kesmediği kitap. Bunu da aklının bir köşesine koyuyorsun. İyice doluyor o köşe, gece daha uzun.
Masada küçük küçük çikolatalar görüyorsun, biri mi unutmuş diye diğer masalara da bakıyorsun. Hepsinde az, çok kalmış kutunun dibinde. Ne güzel düşünmüşler. Bir kadın için kahve yanında çikolatadan daha güzel olan şeyler azdır galiba.
Bir anda telefonun çalıyor. Garip geliyor sesini duymak. O kadar eski zaman havası var ki içerde, sanki telefon hala icat edilmemiş gibi geliyor sana. Arada kafa dinleyip çağımızdan kopmak lazım galiba. Huzur, çağımızda değil. Tam buldum derken bir yerden teknolojinin sesi kendine getiriyor seni, makineler dünyasına. Hemen sesini kapatıyorsun telefonun, çıkınca ararım diyorsun. Saate takılıyor gözün o an. Kızlara gidecektin bak yine geç kaldın ısınayım derken. "Dedikodu beklemez malum" deyip apar topar toplanıyorsun ve kasaya geçiyorsun. Ödemeyi yapıp çıkarken Harry Nilsson'dan "Puppy Song" çalıyor. "You've Got Mail ha" diyorsun, geldiğimden beri benzettiğim buymuş demek ki deyip gülümsüyorsun tekrar.
Hep yeni yıl havasında olsak keşke. Belki sokaklar öyle olsa içimiz de her gün yeni güne uyanır kimbilir.
Peşin sıra çıkmış olduğun yere bakıyorsun. Tekrar geleceğini de biliyorsun buraya. Huzur kelimesi çıkıyor ağzından hafif buharla beraber. Kesinikle huzur. Ve atkını bereni daha da sıkı sarıp elinde kahvenin sıcaklığıyla yola koyuluyorsun.
Normalde bu kadar uzun yazmayacaktım ama bu konuya gelince bende ipler kopuyor. O kadar çok hayal ettim ki her ayrıntısı belli, sadece bana yazmak ve inşallah ilerde yapmak kalıyor :D
Düşlerinize sıkı sıkı sarılın çünkü onlar sizi asla üşütmüyor. İyi geceler dilerim, çok mutlu kalın, şimdiden harika musmutlu yıllar :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder