5 Haziran 2018 Salı

"En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır." Anton ÇEHOV


Yokluktan var oluyoruz. Hiç bir varlık şu anki haline doğumuyla gelmiyor. Bazıları şanslı doğuyor sanıyoruz ama o noktaya kadar eşitiz aslında. Sonra kopuyor film. İnsan insanın eline düştüğü an tüm kainatın seyri değişiyor. Çünkü insan doyumsuz, ne kadar iyi olursa olsun içinde bir yerlerde o karanlık taraf gizli. İster çıkarsın ortaya, isterse de son nefesine kadar saklı tutsun. Karanlıkla yüz yüze gelince mecburiyet kisvesi altında verilmeyen kararlar, gözden düşmeyen insan kalmıyor. Birbirimizin kuyusuyuz bu anlamda. Kim kimin içinde boğuluyor belli değil.

Düşünmenin insanı delirttiğini söylerler. Göz yumamadıklarına çözüm bulamamaktan oluyor galiba. Bir insanın bir insana üstünlüğü beni çıldırtıyor. Ne zaman ne yapacağımın söylenmesi, mentalite çerçevesine sığma ihtimali olmayan fikirlerin eğilip bükülüp toplumsal kurallar haline getirilmesi, bir şekilde kamuoyunun insanca akla sahip olmayan varlıklar tarafından kontrol edilebilmesi ve daha sonsuz saçmalıkla içiçe yaşıyoruz. Bunlar bir gün değişecek, ah çok mutlu olacaz, güneşli günler yakındır gibi ütopyalarım yok. Açıkçası hiçbir yolun bir diğerinden daha aydınlık olduğunu düşünmüyorum ortaya kişisel çıkarlar, siyaset, para, güç, statü vb tanımlar girince. Bu bölge insanlığın kara kutusu. Pandora umudu dünyaya saçmış başka bir kutudan ama bize kalan yine hırsımızda boğulmak olmuş. Hiçbir kutunun içi temiz değil bu ülkede.

Kişisel mutluluklara inanıyorum sadece. Mutlu bir insanım. Çünkü tek isteğim çevremi güzelleştirerek bu tip kavgalara karışmamak. Ne siyaset istiyorum habitatımda, ne bol para, ne statü, ne de fitne fesat.

Ne çıplak geziyor diye bir insanı yargılamaya hakkım var ne de türbanlı, çarşaflı diye.

Ne gülüyor diye bir insanı yargılamaya hakkım var ne de ağlıyor diye.

Milliyetinden, dininden, dinsizliğinden, fikirlerinden, inanıp inanmadıklarından, hiçbir durumda bağlı değiliz birbirimize. Sadece ve sadece saygı üzerine kurulu bir düzen olsaydı pek de güzel yaşardık. Herkes işine baksın. Nokta.

Ya sen kimsin ki de benim giydiğime, yediğime içtiğime, fikirlerime karışabilme hakkını kendinde görüyorsun. AKLIM ALMIYOR! Alabilmesinin de tek bir yolu dahi yok. Dünyanın bir düzeni olması için birilerinin birilerini yönetmesi gerektiği fikri ilk ne zaman çıkmışsa, insanın insana üstünlüğünün sadece toprak üstünde olacağı da bir gün anlaşılacak. Evet doğarkenki eşitliğimiz hayat içinde bozuluyor belki ama ölürken de eşitiz. Kimseye iltimas geçen yok. BÜYÜK insansın diye öldükten sonra da ay az daha yaşasın demiyorlar senin için.

Yine bir seçim dönemi. Yine hem halkıma hem kendime üzülüyorum. Sivas katliamı geliyor aklıma, yine Temmuz yaklaşıyor.

"Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" dizesi içimi dağlıyor. Bunun için ölmüş olamazlar. Toprağın altıyla üstü yer değişsin yaşamaya hakkı yok üsttekilerin.

Yine her şeyi unutuyoruz. Yine sevmek istedikçe soğuyorum insanların dönüşebilecekleri o şeyden. Göz yumulanlardan. Suçsuzların suçluluklarından. Kimsenin temiz kalamamasından. Korkunç bir sarmalda yaşıyoruz. Tarih tekerrür ettikçe ivmeleniyor, üst üste biniyor şeytanca fikirler. Yetmiyor daha fazlasını istiyorlar. İnandırıyorlar halkımı kendilerine. Ya dine sığınıyorlar, ya Atatürk'e, ya Türklüğe. Ben kendimi bunlardan biri hissetmek zorunda mıyım? Hepsi olmak istiyorum belki. Sonsuz olasılıklar barındırıyorken içimde, sen beni nasıl sınırlandırırsın, nasıl birbirimize düşürürsün bizi. Ve biz nasıl bu kadar ahmak olup her seferinde yeniden yeniden ve yeniden düşeriz birbirimize. Ders kelimesine alerjimiz var hiçbir yaşta sevemiyoruz, alamıyoruz.

Anlatmak istediklerimi sayfalarca yazsam da yetmez. Ne aklım alır sonunda ne de bir sonuca ulaşırım. Dilerim ki daha kötüsü olmasın duamız kabul olur. Beterin beteri cidden var çünkü. İnşallah kafamızdaki örümceklerin temizlendiği, tozların süpürüldüğü, insan kelimesine anlam verdiğimiz günlere...



Hangi çiçek, diğerini “sarı açtı” diye ayıplar?
Hangi kuş, “farklı ötünce” diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar! 
Her şeyi bulup kendini bulamayanlar…
Charles Bukowski

15 Nisan 2018 Pazar

"Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı." Sabahattin ALİ

Hiç sevmem helvayı. Para versem üstüne yemem. Ölüm geliyor aklıma, ağzımda toprak tadı. “Bugün de helvamızı dünyanın şu şu yerinde ölen x kişisi için kaşıklayalım arkadaşlar. Ama güzelmiş de helvası, tereyağından da kaçmamışlar, bak geçen Sait amcanın mevlitteki pek üstüme tutmamıştı mesela. Doğruya doğru...” şeklinde uzayıp giden diyaloglar canlanıyor aklımda da içim ürperiyor.

Bak kavurma yanında pilav da öyle. Dini durumlar harici bir yerde yiyemem, garip geliyor.
Zaten hep Müslüman bayramlarının diğer dinlerin bayramlarına göre daha kasvetli ve ciddi olduğunu düşünmüşümdür. Onlar eğlenirken biz hep görev insanıyız. Hep ibadet, hep ibadet. Cennette görüşeceeez!

Yana yatmaz denmiş ama yerlan bir olmuş hacıyatmaz, Tanrı bile batıramaz denmiş de buzdağına kafa göz dalmış Titanic gibi bir haldeyim şu an aslında.

“Bundan sonra asla içinde üzgünlük hali geçen cümleler yazdırmıcam klavyenin tuşlarına canım bilgisayarım” diyeli bir kaç gün olmuşken, hayat güzel olmayan oyunlar oynayabiliyor insana. Onun da işi bu napsın, arada kendini hatırlatması gerekiyor demek ki.

Ha keşke Leyla ile Mecnun'daki ölüm gibi olsa gerçek hayattaki de, ponçik ponçik etrafta dolanıp tırpanıyla dürtse insanları, arada gıdıklasa ama almasa canlarını. 

“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.” demiş Sabahattin Ali. Böyle düşünmek istemiyorum. Şu an kaldıramıyorum bunu. Evet ölüm kader. Net. Nokta. Dünyaya geldiğin an belli ki zaten sonun. Neden bu ilk defa duymuşluk demek istiyorum kendime de içim almıyor işte.

Oysa ki bu yaşıma kadar beni üzen çok fazla şey olmadı. Yani üzülürsün tabi ama yıkıp da yerlerde süründüren demek istiyorum. Hatta aşka, paraya, işe, her şeye her şeye isyan edip ağlayıp sızlayan, sürekli kırılıp dökülen, dünyada her şey onun başına gelmiş gibi davranan kişiliklerden hiç haz etmem, düşünürken bile afakanlar basıyor. Herkesin derdi ne büyükmüş dedirtiyor. Kimse dert görmemiş, diğerininkini duyan burun kıvırıyor. Ya her şeyin çözümü var da bazılarının yok be. Değiştiremiyorsun da değil, yapabileceğin bir şey yok. Süpergüçler olsa ne güzel olurdu şimdi. Ya da birilerine can verebiliyor olsak. Benim hayatım bana fazla, al biraz da sen yaşa desem, çıkarsam eklesem aylarımı, yıllarımı onun hanesine, ne kadar varsa kardeş payı etsek.
Çünkü bencilim, sen olmadan yaşayamam desem.
Çünkü yaşamında kıymetini bilemedim, bilemiyorum, gaflet ediyorum belki de, nefsime yeniliyorum ama aslında tüm ömrümü istesen veririm desem. Anlar o da biliyorum. "Allah sıralı ölüm versin." der belki bilmiyorum. Aramıza girmesin lütfen bu sözler.

Yine de o soru hep kalıyor orda. Değiştiremeyeceğim durumlara karşı tepkim ne olmalı? Ne olmalı? Ne olmalı?

Güçlü durmalısın şimdilik Bilge. Madem yaşanacak şeyler var, o zaman karşısına geçmemelisin, karşı koymamalısın. Geçmesini bekleyip, kalanları kurtarmalısın. Ve onun da arda kalanların içinde olması için dua etmelisin. 

Bu kadar karar, bu kadar cümle dedim durdum da yine bencillik yapıcam bugün. Umut edip maya çalacam göle belki tutar diye..
Sen duamı biliyorsun Allah'ım.
Amin.

Ve son olarak kahrolsun bütün helvalar.
Yaşasın lohusa şerbeti ve bebek mamaları.
Tekrar amin.

Mutlu kalın.

19 Mart 2018 Pazartesi

"İnsan çok, dünya büyük, hayat bir muammaydı." Ali AYÇİL

Bu toplumsal normlar konusunda ciddi sıkıntılarım var. Hiçbirine günahımı vermem, normsuz bir yer hayal ediyorum. No norm yazan da bir tişört giyincem. Matematikteki gibi NO parantezine de alır öyle esprikli mesprikli yazarım, kesin müritlerim de olur. Başta da güzel başlarız bak, kafalar kıyak asiyiz, devrimciyiz ya hani. Ama sonradan boka sarar normsuz derken donsuz başsız kalırız kesin. Ayaklanmanın sonu yere kapaklanmak. O yüzden bu olaya takılmadan özerk bölgemde yaşamaya karar vermiş bulunuyorum efeniiim.

Ve bu "yalnız ölmeme" konusunda da ciddi atılımlar yapmak üzereyim. İlk 5 yıllık kalkınma planımı oluşturdum. En büyük tesellim yüce Rabbimin benim için de birilerini düşünmüş olduğuna inancım. Ha ölümden sonraki hayat ve huriler de buna dahildir. Ona da sonsuz mutluluk deriz artık napalım. Ama şunu söylemek isterim ki yalnız ölmicem, bu kader böyle devam etmeyecek!

Evet ben bu cümleleri kuralı yaklaşık 4 yıl 11 ay 25 gün geçti. 5 yıllık kalkınma planımla ne kadar gurur duysam da tüm parametreleri hesaba katamamış gibi hissediyorum. Yoksa kesin olurdu, galiba çarpmada bölmede bir yerde yanlış yaptım. Ya da ayağı bacağı, kolu kanadı kırıldı, hastanelere düştü de gelemedi benimki. Gelirdi yoksa, gelirdi. Kesin gelirdi! Ben burda böyle oturmuş her gün evrene enerjiler yollayıp, otlar yakıp, tütsüler çekip çekip bekliyorsam o da kesin gelirdi. Neyse olsun o iyi olsun da ben beklerim. Bari şu son 5 gün 2. kalkınma planıma yoğunlaşayım. Bu sefer kesin olacak kesin!

Bunu söylememin üzerinden geçen 4 yıl 11 ay 27 günlük süreçte hayatımdaki ilerleme tırnak ucu kadar. Yeni doğmuş bebeğin o olmayan tırnak ucu. Bir arpa boyu yol gitmekteki arpaya muhtacım yarebbi. Hayır hikmetine sualim yok, biliyorum o da geliyor, yolda takıldı büyük ihtimal yoksa gelirdi ama biraz arkasından mı itelesen, belli ki az tembel kendisi. Napalım sen de onu öyle yaratmışsın ama bu kadar da sorumsuz olunmaz ki, nasıl çocuklarımın babası olacak bu adam diye de düşünmeden edemiyorum. Haklıyım ama biliyorsun. Bu dönemde çocuk büyütmek de çok zor zaten. Hep tek başıma mücadele edeyim ben. Of yordu bu çocuklar da beni, her tarafım ödem ödem. Şiştim! Bütün yük yine Bilge'nin omuzlarında. Neyse ben 3.kalkınma planımı yapayım ya yoksa evlilikten soğuyacam az kaldı.

Bunu söylememin üzerinden 2 yıl geçti sadece. Ara değerlendirme yapayım dedim kendime. Zaten öyle oturdum bekliyorum tam zamanlı. Sabahları 6 buçukta kalkıyorum. Bakıyorum bir var mı yok mu diye. Daha var cevabını veremedim tabi ama olsun. Sonra kahvaltı ediyorum. O sırada da arada yokluyorum kendimi, işe gidiyorum, işten çıkıyorum hep tetikteyim, hep hep! Allah muhafaza geçerse önümden falan görmezden gelmiyim.

Zaten uykuya da gözüm açık dalmayı öğrendim öğreneli rahata erdim. Ay hatta bak ne yapıyorum onu da anlatayım, en sevdiğim hobimdir kendisi. Her akşam ev kapısının kilidini değiştiriyorum. Sık aramalar listesinin başında çilingir Hayri abinin adı var zaten. Onu da adından dolayı seçtim hatta. Hayırlı bir iş olacak sonunda diye hayırlının Hayri abisi. Takıntılı değilim hayır mizacım böyle.

Neyse hani derler ya ilk girdiğin evde kapının anahtarını yastığın altına koy, o gece gördüğün kişiyle evlenirsin diye. Ben de her gün ev değişemem diye her akşam kapının kilidini ve böylece de anahtarı değişiyorum. Sağolsun Hayri abi de her gün aynı saatte geliyor değişiyor gidiyor, e beraber büyüdük resmen onunla 12 sene oldu dile kolay. İkimiz de bu işe gönül verdik. İlk zamanlardaki gibi garipsemiyor da beni, ona da devlet memurluğu gibi sabit gelir oldu. Çocuk okutuyor 4 tane o da, napsın, okumasın mı yavrucaklar. Kocacığımın yüzü suyu hürmetine bunlar hep. Ha hala bir rüya görmüşlüğün var mı derseniz, YOK, hatta o günden beridir rüyalar toptan kesildi, zifiri karanlığa uyuyorum ama napalım demek mizacı utangaç, görünmek istemiyor. Neyse ki ben tüm çakralarımı açtım da yeni bir evde anahtarı koyup yattığı an hop girivercem rüyalarına müstakbel beyimin. 2 çift lafım da olacak hatta kendisine ama şimdi burda demiyim, ikimizin arasında yaşananları başkaları bilsin istemez kendisi, gösterişi falan sevmez hiç. Yemin ederim her şeyimiz ortak, çıldırıcam mutluluktan! Ha bu arada erkekler arasında çok yaygın bir adet değilmiş bu anahtar geleneği galiba, önce bilinçlendirme çalışmaları yapmayı planlıyorum, bu aralar bu konuya kanalizeyim, çözücem az kaldı. 

Son 2 ay. Allah'ın hakkı 3'tür derler, bu sefer kesin olacak dedim ama galiba bu işe bir son verme zamanı geldi. 15 yıldır bulamayan son 2 ayda mı bulacak? Düğünlerde, doğumlarda çeyrek takmaktan gına geldi. Bir de 10 numaralı gülüşüm var ki ortamlarda, istemem yan cebime koy. Sanırsın feminizmin öncüsü, yalnız kurt. Başka alana yoğunlaşsam uzmanlığımı verirler ordinaryüs olurdum çoktan. Ama ne demişler sen elmayı sevdin diye elma da seni sevecek değil. Nice erkekler sevdim bir elmadan daha akılsızdılar. Onlara selam olsun, sayelerinde anladım aklın değerini. Nice erkekler sevdim kart horozdular, onlara selam söylemiyim, bir Fatiha okur geçerim, yer üstünde değillerdir büyük ihtimal. Gençlerden de sevdiklerim oldu tabi. Büyütmesi zor oldu kimini, dizimde salladım, yedirdim, içirdim, büyütüp ellere verdim. Kimineyse ben küçük geldiysem demek ki ağzıma emzik verip yolladılar beni. Her biri başka telden olunca bende de ondan biraz bundan biraz derken entelektüellik baş gösterdi. Engel olamadım gidişata. Sonunda hep aynı cümle. Ben sana layık değilim. E biz de biliyoruz onu, layık olsan değerimi anlarsın deli manyak. Yok yok baştan sistem yanlış. Herkese biri atanacak doğuştan beşik kertmesi mantığıyla. Sonra da çılgınlar gibi aşk yaşayacaz zaman kaybetmeden. Ayrılma, aldatma, kavga dövüş yok. Vıcık vıcık aşk. Böyle düşününce de bir tiksinme geldi ama bana ne canım herkesin kendi hayatı, ben kendi yoluma bakarım. Sonunda emellerime ulaşmış mıyım? Evet. O zaman let the sistem begin artık ya!

Bundan gayri ne anlatırsam mutlu sonla bitecek. O yüzden "devam edecek" etiketiyle okumamıza hafif bir ara veriyoruz. Kalkınma planı falan da yok. Beklemediğin anda gelirmiş derler. Tamam az beklicem artık, tamam tamam, anahtarı da değişmem hatta her gün. Ay ama olmaz, Hayri abi alıştı şimdi masraflarını hep bana güvenip yapıyor, bir tas çorba, bir kap pilav, 1 tencere yemek pişmesin mi o evde. Zaten yavaş yavaş kesmek gerek diyor ya doktorlar da kötü alışkanlık

lar için. Aynen öyle yapayım ben ya. Kendi gazıma gelmiyim şimdi sebepsiz yere.

E o zaman bir duanızı alır, karşılığını da binaenaleyh gönderirim efeniim. Kalpleriniz dert görmesin. Her nasılsanız mutlulukla kalın.

 


Her şey bu kadar basit aslında dedim kendi kendime. ''Dünya tozlanan bir yerdir.'' Bütün insanlar toz almak için gelirler dünyaya. Kimisi bir ülkenin tozunu alır, kimisi bir sehpanın, kimisi bir ceketin. Ama bazen bir gözün tozunu almak gerekir dünyada, kabul etmek lazım en zoru budur. 
ALİ AYÇİL

25 Şubat 2018 Pazar

her ağacın arkasından karşıma siz çıktınız, öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan... Oktay RIFAT

"Hişt Osmaaaan! Kalk oğlum kalk şeytan yalamış hep suratını. Hadi yıka yüzünü gözünü de bir koşu ekmek al gel hadi annem, bak soğuyacak siriktalar. Bak senin sevdiğin gibi yaptım pekmeze bana bana ye diye hadi annem hadiii.."

Her sabah aynıydı bizim evde. Klasik, evin küçük çocuğuydum işte. Ne zaman evde olsam hah o an bir eksik çıkardı bir yerde. Ne zaman bir sabah uykusu çekmek istesem, oh okul da 2 gün tatil desem ya sabun biterdi, ya ekmek, ya un. Bizim köyde de bakkal tek tabi o zamanlar, şimdi nasıldır bilmem, gitmedim o taraflara seneler oldu. Gerçi köy kaldıysa o bile iyi, bakkal ayakta mı kalır bu zamanda, hele bir de köyde. Eski kafalar işte. Ha evet bakkal diyordum uzaktı bizim evden. Say ki çocuk hızımla koşsam 10 dakika mesafesi vardı en az. Gidiş iyiydi bak koşarken uyanırdın yolda ama dönüş yolu cehennem ateşi. Ah o sıcak ekmeklerin tene değdiği yerler alev alırdı da bir o ele bir bu ele atar ederken eve gelesiye kadar dinerdi ateşi. Ama tabi ekmek almanın adabı gereği ödülüm de guduğunu tek başına yemek olurdu. Tek tutuşta koparıp atardım ağzıma ama haşlana haşlana ne büyük zevkle yerdim be. Yanında bir şey istemezdi. Sanırsın farklı malzemeden yapmışlar orasını, öyle bir lezzet. Geri kalanından asla alamazdın o tadı. Bu durum değişmedi bak hala biri ekmek almaya gittiyse o ekmek gelene kadar guduğu yenmiş olur. Gizli gelenekler.

“Hişt Osman! Kime diyorum ben acaba? Başçavuşun eşeği mi çığırıyor burda? Hadi len bak herkes oturdu sofraya seni bekliyor. Gece yatmak bilmez sabah kalkmak bilmez. Vallahi aldım değneği geliyorum Allah'ıma kitabıma şimdi de kalkmazsan ayağımın altına alacam seni len!” cümleleri de sabitti bizim evde. Bir nevi parola. Değnek lafını duyduğun an bilirdin ki kalkma zamanı şimdi gelmiştir, öncekiler hep fragman. 
Bir fiske bile vurmamıştır anam babam küçükken haklarını yiyemem. Kimi arkadaşların kolları cımcırılmaktan, vurulmaktan mor gelirdi de ben bir kere dilden düşüp gerçek olduğunu görmedim bu lafların. Böyle büyüdük biz, çok mutluyduk. Şimdinin reklamlarındaki mutlu aileler gibi. O zamanda bile bilirdi anam babam, dövseler gene yapacam, hem de inatla yapacam bu sefer ve normal gelmeye başlayacak, bile isteye yapar hale gelecem. Ama onlar hep konuştu bizimle. Doğruysa da konuştular yanlışsa da. Konuşmanın, anlatmanın her şeyi çözeceğine inanırım bu yüzden. İnsanoğlu konuşa konuşa.. Hele bir konuşsa..

O “len!”i duyduğum gibi fırlardım tabi yataktan. Bir yandan yatağın uzantısı, sıcacık elleriyle beni sarıp sarmalayan pijamalarımdan kurtulurken, bir yandan da “Anneee, para nerde?” şeklindeki günlük repliğimi tekrarlardım. Cevap hep aynı olsa da yeniden duymak hoşuma giderdi niyeyse. Galiba monotonluk insana güven veriyor kaç yaşında olursa olsun. Her zamanki “Babanın cebinden al oğlum, üstünü de getir ama ha.” cevabını da duyduktan sonra bir koşu çıkardım evden. Hala gözümün önünde o an. Yaz günü tabi, çünkü tüm güzel şeyler yazın olur, güneş kışın sakladıklarını yazın gözüne gözüne sokar insanın. Çiçekler konuşur, hayvanlar konuşur, hafif esen rüzgar konuşur, kıyıya vuran dalgalar konuşur o vurdukları taşlarla.
Ben de uykudan yeni açtığım, daha 10 senelik ömür görmüş gözlerimin o gün gördüklerinin, hayatımı değiştireceğini bilemezdim tabi. İyi ki ekmek yokmuş gene evde. İyi ki abiler ablalar değil de en küçük kardeşler gönderiliyormuş bakkala. İyi ki yazmış da, kışın soğuğu sarıp sarmalamamış seni, yok etmemiş küçücük bedenini kat kat kıyafetler altına.

Köşeden dönüp de sizin kamyoneti gördüğümde bir şeylerin değişeceğini anlamıştım zaten. Bizim köye dışardan çok insan gelmezdi çünkü. Ya öğretmen gelirdi ya doktor. Dini işler Abdi abilerin aileden sorulurdu. Dedem anlatırdı hatta, "bunların dedelerinin dedesi bile imamdı, aile mesleği olmuş bunlarda" diye. Zaten Mehmet de imam olmuş bizim köye sonradan, öyle duydumdu. Komple cennetten arsa kapamışlar düşünsene, topluca yan yana yaşasalar orda da. Güzel hayal.

Senin annen baban da öğretmendi ya 1-2 güne yayıldı köyde gelişinizin haberi. Şehirli karı koca gelmiş öğretmenliğe diye. Bizim çocuklarda tabi bir heyecan, bir heyecan, sorma gitsin. Ama bendeki heyecan çok başka. Seni o gün orda gördüm ya, bir parça güneş girdi kalbimden içeri. Yavaş yavaş merceğin odaklandığı yeri yakması gibi eridim bittim. 60 koca sene olmuş bak, hala bir tek bizim köye gelişinizin yıl dönümünü bilirim, gerisi zaten hep sen.
Sonraları çok utandım zaten, laf olur söz olur, seni başkasına verirler korkusuna ne sana yanaştım, ne de birine çaktırdım tek bir bakışımı. Oysa annen baban bizim gibi miydi ki? Güler geçerlerdi çocuk aklı deyip. Ben de “iyi bir damat” olabilmek için ne gerekiyorsa yaptım bu yüzden. Sınıf başkanı mı olunacak, tahta mı silinecek, sınıf mı temizlenecek, en hızlı kim mi okuyacak, ödevler çiçek gibi mi olacak, hepsi ben'deydi. 
"Okuyacak bu çocuk, zehir gibi kafa var." dediler kahvede babalar benim için. 
"Kız Safiye ilerde benim kıza alalım senin çocuğu, maşallah azimli de tuttuğunu koparır bu oğlan." dediler ev oturmalarında analar benim için de bilmediler ki benim gelecek komple kapalı, hedefe koşuyorum. 
İşte ben senin aşkına böyle okudum. Sen gidecektin yüksek okullara köyden ayrılıp, ben de en yükseğini ben okurum deyip azmettim de burslu kazandım, yoksa nerde gelirdim peşinden İstanbul'lara, beş parasız. Mümkün mü? Aşk her zaman elden ayaktan düşürmüyor insanı, böyle eli ayağı da oluyor. Her zaman almıyor aklını başından, aklını başına getiren de oluyor.

Ama işte sıkıntım gittikçe büyüyordu. Başta seni bana vermezler diye korkumdan söyleyemezken derdimi, şimdi de söylesem sen yan mı baktın kıza bunca sene diyecekler diye içime atıyordum. Tam o aralar tabi bizim İhsan'ı bilirsin. Kolpa İhsan. Bu bir kızı sevmişti de kaçmışlardı ya bunlar Almanya'ya. Hah işte o. 
Bu da beş parasız, e bu da seviyor, e bu kızın da ailesi he demiyor oğlana. Ama hava desen onda, özgüven desen onda. Ya bir ona bakıyorum bir kendime, ulan diyorum tohuma can veren Rabbim, 2 sene daha tut şu kızı kurbanın olam, bak diplomamı bir alayım o gün kızı da alacam, çifte kutlama yapacam. Yemin de billah ama 2 sene daha, vallahi 1 gün fazlası değil.

Nasıl da kendime güvendiysem, ben seni istediğim gibi hem sen bana varacaksın hem de anan baban verecek seni bana. Benim seni sevdiğim kadar seveceksin beni, sürü sürü çocuklarımız olacak ve bir kere bile kavga etmeyecez güya aklımca. Şimdi bakıyorum da ettiğim duaların yüzü suyu hürmetine galiba bugün elimi tutan el senin elin, bir başkasınınki değil. Her sabah senle uyanıyorum da güneş sadece benim kalbime değil ikimizin üstüne doğuyor seneler sonra bile.

Yıllar sonra anlattın tabi bana. Bir kere sana bakışımı görmüşsün de ondan beridir daha bir dikkatli incelemeye başlamışsın beni. Sonuçta aynı köyün çocuklarıymışız da niye konuşmuyormuşuz diye de merak etmişsin ama benden yana bir adım görmeyince sen de uzaktan izlemeye devam etmişsin. Merak büyüdükçe, o hissin muhatabı da büyür gözde. Bilmeden doğru strateji, amatör şansı diyorlar buna herhalde, oldu mu sana hayaller gerçek.

“Torun torbaya anlatacak hikaye işte baba, yaz bunları bak unutulacaklar” diyor ya bizim 3 numara, haklı gene kerata da insan anlatmaya yoruluyor nasıl yazayım. Kamera diye bir şey çıkmış ama geçen dedilerdi. Fotoğraf çekiyormuş ama hareket de ediyormuş o fotoğraf. Yani çok aklıma yatmadı tabi de he he dedim geçtim anlarmış gibi.

Dur bakayım belki ilerde bizi de anlatırlar ha hanım. Dillere destandı derler, maniler yazarlar, örnek gösterirler de biz de yukarda bir yerlerden bakar güleriz kıs kıs. Ama senin gülüşün de çok güzeldir bak, o kamera neyse tekrar sorayım ben şu 3 numaraya, neyse parası denkleştirip alalım da zayi olmasın gülüşlerin. Ne güzel gülüyorsun kız sen be! Ne güzelsin, ne güzel.

Kahvaltı saati de geldi, dur bizim ufaklığı kaldırayım da ekmek alsın kerata. Kaderi bana benzer belki. Çocukları benzetemedik, torunlara kısmettir kim bilir, ha ne dersin? Bakkal yakın artık ama olsun bunun da gözü açık, bizim gibi başı önde yürümüyor ya çocuk. Ama ohoo bu da gece yatmak bilmez sabah kalkmak. İlla başına kadar gidip uyandıracan, kime çektiyse artık. Dur ben bir çıkarayım şu evde olmayıp da dilde olan değneği.

“Ha Cemal, ha oğlum, bak geliyor terlik, geliyor değnek, bak geliyor dedeeee...”

..............
Bir sen yürürsün sokakta, yürürken,
Oturursun koltuğa, oturunca.
Su, bir senin bardağında en çok su.
Bir senin kolların bileziklidir.
Bir senin ağzın dudaklı ve sıcak.
Bir sen memelisin, ince bellisin
Başkaları gitmiş olur, gidince
Bir sen yakınsın, uzakta kalınca
                              Oktay RIFAT

19 Şubat 2018 Pazartesi

"Beni yüz üstü gömün. Çünkü yeterince gördüm!" Hakan GÜNDAY

İstisnasız 7/24 gözlerim açıktır. Kimler kimlerle düşüp kalkar, kimin eli kimin cebinde, uçandı kaçandı bendedir hepsi. İmanla paranın kimde olduğu bilinmez derler ya hani. Hah işte o lafı da rafa kaldırttık çok şükür. Bir ara liste halinde veririm isteyene, şimdi konu uzamasın.

Neyse geçen bir karar verdim. Ama bu karara varana kadarki süreci de anlatmasam olmaz. Giriş yapmadan geliştiremem, hele sonuca hayatta bağlayamam, sonsuz döngüde döner dururuz alimallah. Evet ne diyorduk. Hah ben böyle geleni geçeni, uçan kuşu, ağustos böceğine çemkiren karıncaya kadar tüm kainatı görüyorum ya, e dert oldu içime. Böyle hayat mı olur. Bir yanda götü başı devirip yatan, diğer yanda gece gündüz çalışan didinen ama elinde avucunda parası kalmayanlar mı dersin, hayalleriyle hayatları arası uçurum olanlar mı, yoksa hayal edemeyecek kadar görmemiş olanlar mı?

Yani bazı eylemler lüks kategorisine girmemeli bence. Mesela bir masal dahi anlatılmadan büyümemeli çocuklar, umutları olmalı hepsinin geleceğe dair. Sabah sıcak bir çayın yanında hızlıca basılmış bir tost bulabilmeliler, birileri endişelenmeli onlar için. Kahvaltı etmeden evden çıkılmaz diye azarlamalı gerekirse. Mendilleri ceplerine aileleri koymalı, hasta olmuş üşütmüş burnu akar diye, satmaları için değil. Soğuktan büzüşerek uyudularsa ya da korkuyorlarsa şimşekten, gök gürültüsünden sımsıkı sarılacak birileri olmalı yanlarında. Korkmalılar gerekirse ama biri beni korur da diyebilmeliler, kendilerini korumak zorunda kalmadan. Bu kadar erken büyümemeliler, ki ona büyümek denirse. Aşınmak, törpülenmek, bastırılmak, ezilmek, çocuk olamamak. Çocukluğunu yaşamak lüks olmamalı. Çocukluk zorunlu olmalı, yaşayamayan geçirilmemeli bir üst yaşa gerekirse. Bu dünyanın çok eksiği var, fazlası yok ne yazık ki. 
"Burası dünya yahu, burası bu kadar işte." demiş ya Ah Muhsin Ünlü, onun gibi bir şey.

E ben de köşeme sinip bu canlılar alemini izledikçe afakanlarla fazlaca haşır neşir olmaya başladım hak verirsiniz ki. İnsan da boş oldu mu daha kötü. Hani işim gücüm olsa, başımı kaldıramasam azıcık aşım, hep meşgul başım deyip geçecem, yaşamama bakacam ama o da yok. Say ki beni İsmail abi gibi her gün gazetelere bakar bakar, sigortalı, yemeli içmeli, maaşı da iyi bir iş ayağına gelsin diye bekleyen bir tip. En azından İsmail abicim iş görüşmelerine gidip geçmişe seyahat yapardı, anardı atasını, dedesini, 40 ceddini. Bak ben de ne hayırsızmışım vay arkadaş, insan kendi içinde yaşayınca uzaktan bakıp eksiğini gediğini göremiyor öyle kolay tabi. En azından verdikleri genler için, adenin için, timin için bir Fatiha okusaymışım iyiymiş. Dur bir ara verip geliyorum ben. Gerçi siz okumaya devam, ara verdiğimi nerden bileceksiniz de maksat hayırlı evlat olduğum belli olsun işte.

Ha ne diyordum, bir gün yine böyle oturmuş hayatı sorgularken, “...lanet olsun atom fiziğine de profesörlüğe de.. kumarı, itliği, hergeleliği öğreneceğim.” diyen Kadir abi'ye yoldaş olmaya karar verdim. Bunca yıl yaşadık durduk insan insan. E biraz da nalet olalım, leş olalım be! Di mi yani? Hayır eksiğim yok fazlam var, rakip takımın yumuşak karnını biliyorum, senelerce içlerine sızmış bilgi toplamışım. Benden kötüsü Tatooine'de Darth Vader. 
Tabi şimdi komik olmadı, gene sadece ben güldüm ama kabul edin kültürlü espri. Gülmeyen olursa anlamadı der geçerim, bende kalır büyüklük. Ne insanım bee! OF!

Evet demem o ki artık gizli saklı olmayacak bu muhitte. Ayağınızı denk alacaksınız. Adile teyzenin ardından mı atıp tutuyorsun, HOP bir çay kahve arasında ispiklenivermişsin caaanım teyzeme. Aşağı mahalledeki hiper marketten alışveriş yapıp, Bakkal Rıza görmesin diye yolu uzatarak eve alakasız sokaklardan gidip, bir de adamcaaazın yüzüne mi bakıyorsun sırıta sırıta kardeşim diyerek. Ahan da yakalandın, HOP ağzımdan kaçıvermiş bu minnak bilgi. Bak sen şu işe!

Hele ki bir de gönül işleri var bak. Of of of! Yemin ederim ben bir konuşsam bu mahallede ne evli kalır, ne sevgili. Ne magazin biriktirmişim be! Allah sizi inandırsın bunları bir anlatsam kuş olup uçmaya ne hacet, kanatsız seyr-i alem yaparım kanatsız. 

Ama hepsi sırayla tabi ki. Plan program yapmak lazım, sonra bok yoluna gitmeyelim. Hepsi acısını, derdini unutur, toplanıp bana pamuk tıkmaya gelirler can ciğer kuzu sarması şeklinde, vallahi tarihte örneği çok, insanoğluna güven olmaz. OL-MAZ! 
Ondan mütevellit şimdilik bu kadar maruzatım. Adres vermiyorum ki aman birinin kulağına gider, eğlencemiz bozulur. Ama az kaldı duyarsınız haberlerde, sağda solda.

Yakında Chimera'nın sonsuz ateşiyle yakıyoruz buraları ahali. Az daha sabır. Takipte kalın!

11 Mart 2017 Cumartesi

... Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insan. Ataol Behramoğlu

Can oynardık küçükken. Çok eski değil aslında hala gözümün önünde canlanır toptan kaçışımız ve topa koşuşumuz. Yanan arkadaşımızı kurtarmak için topun önüne atlayacak kadar cesurumuz bile vardı, ey gidi. İnsanın mayası küçükken belli oluyor diyenler haklı bence. Velhasılıkelam bu değil bugünkü konumuz. Bugün sadece hayat can gibi olsa istiyorum. Can versek bir başkasına onu oyunda tutabilmek için. Oyunun kuralları hayatın kuralları olsa. Canımızı, kanımızı, nefesimizi verebilsek bir başkasına. Bana karşılık,o. Güçten düşeni hemen tutup kaldırsak da sonsuza kadar sürse o koşturmaca. Bir o yana, bir bu yana.

Oktay Rıfat da söylemiş ya Orhan Veli'nin ardından;
...
Öf ne kötü dünyaymış
Bir Orhan Veli varmış
Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al, benim gözlerimi kullan.

27 Kasım 2016 Pazar

"Unutma ki kimse dostu olduğu için kaybetmez. Kanatlar için sağol." Clarence


Ölmeden önce izlemeniz gereken bilmem kaç film. İmdb'nin en yüksek puanlı filmler listesi. Kült filmler vb hangi listeye bakarsanız bakın bazı filmler hepsinde geçer ve cidden büyük beklentilerle izlersiniz normal olarak. Benim bu beklentilerimse genelde "eh işte fena film değildi"yle bitiyor. Ama bugünlük "du" ekini de ekliyorum yüklemimin sonuna çünkü “It's A Wonderful Life” ciddi anlamda o kadar harikaydı ki neresinden başlayıp anlatayım maruzatımı size?

Öncelikle filmi "A Christmas Carol"a benzeten, sayısı azımsanmayacak bir topluluk var. Forumlarda, bloglarda 3-5 dakika dolanınca siz de görürsünüz. Bana da filmin ilk dakikalarından itibaren bir çağrışım yapınca yazmak istedim. Galiba filmin genel havasından dolayı oldu çünkü öyle kopyası manasında bir benzerliği yok, hissettirdikleri açısından tatlı tatlı anımsatıyor kendini, onu da çok severim zaten insanı bir hoş eder, bir yerlerde iyilik ve mutluluk illa ki var dedirtir. Hah tam da buraya değinmiş Frank Capra da. İyilik edersen iyilik bulursun. Bir insanın yaşaması dünyayı değiştirir. Kelebek etkisinin atomlarına inilmiş hali.

Bir kasabada büyük umutlarla büyüyen George Bailey'i hemen hemen hayatının her çağında inceleme olanağı veriyor bize. Genç ve heyecanlı bir gençten sorumluluk sahibi ve büyük sorunları olan bir aile babasına dönüşüyor gözlerimizin önünde. Her şeyin altından insanlığıyla kalkıyor. Kimsenin kimseye zulmetmesine, hak yemesine izin vermiyor. Elinde olanı düşünmeden paylaşıyor. Kaldı mı böyle insanlar gerçekten? Cevabı ne kolay bir soru. Ama kabullenmesi de bir o kadar zor. Demek ki dünyanın bir döneminde yaşam böyleydi ve bir kişinin hainliğiyle tüm düzen değişti. Bir kişinin nefsi toplulukların, toplumların nefsine dönüştü. Paranın bozmadığı bir şey var mı acaba? Ne kirli bir araç.

Evet bu ruhsal sorgulamaları geçip odağıma geri dönüyorum. 1946 yapımı bu arada "It's A Wonderful Life". Döneminde ciddi bir başarı kazanamamış çünkü aynı anda “The Best Years Of Our Lives” da vizyona girmiş ve bütün ödülleri toplamış. Tabi ki bu bir gösterge değil. Şu an en iyi filmler listelerinde başı çekiyor. Ve o kadar hak ediyor ki. İnsanı umutla, mutlulukla, her zaman bir ihtimalin daha olduğuyla cesaretlendiriyor. Hele ki son 10 dakika tüm filmi sırtlayıp şaha kaldırıyor. Ve bana hayalimi hatırlatıyor. Sevdiğim herkesle beraber sakin sorunsuz bir kasabada yaşayıp ölmeyi. E bunu da ancak dünyayı bir kasaba olarak düşünürsem gerçekleştirebilirim o yüzden oturduğum yerdekileri sevmeye karar verdim, o daha kolay. Kendini mutlu edecek bir yol bul dersine giriş 101.

Hala daha Amerika'da her yılbaşında yayınlanan bu filmi benim gibi sürekli geciktirmiş olanlarınız varsa hala buralarda bir yerlerde en yakın boş zamanında kesin izlesin ve salak salak gülümsemeye hazır etsin kendini. Aile güzel şey, dostluk güzel şey, hele ki kötü bir günün sonunda yalnız kalmıyorsanız bu çok çok daha güzel bir şey.
트윗하기