11 Mart 2017 Cumartesi

... Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insan. Ataol Behramoğlu

Can oynardık küçükken. Çok eski değil aslında hala gözümün önünde canlanır toptan kaçışımız ve topa koşuşumuz. Yanan arkadaşımızı kurtarmak için topun önüne atlayacak kadar cesurumuz bile vardı, ey gidi. İnsanın mayası küçükken belli oluyor diyenler haklı bence. Velhasılıkelam bu değil bugünkü konumuz. Bugün sadece hayat can gibi olsa istiyorum. Can versek bir başkasına onu oyunda tutabilmek için. Oyunun kuralları hayatın kuralları olsa. Canımızı, kanımızı, nefesimizi verebilsek bir başkasına. Bana karşılık,o. Güçten düşeni hemen tutup kaldırsak da sonsuza kadar sürse o koşturmaca. Bir o yana, bir bu yana.

Oktay Rıfat da söylemiş ya Orhan Veli'nin ardından;
...
Öf ne kötü dünyaymış
Bir Orhan Veli varmış
Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al, benim gözlerimi kullan.

27 Kasım 2016 Pazar

"Unutma ki kimse dostu olduğu için kaybetmez. Kanatlar için sağol." Clarence


Ölmeden önce izlemeniz gereken bilmem kaç film. İmdb'nin en yüksek puanlı filmler listesi. Kült filmler vb hangi listeye bakarsanız bakın bazı filmler hepsinde geçer ve cidden büyük beklentilerle izlersiniz normal olarak. Benim bu beklentilerimse genelde "eh işte fena film değildi"yle bitiyor. Ama bugünlük "du" ekini de ekliyorum yüklemimin sonuna çünkü “It's A Wonderful Life” ciddi anlamda o kadar harikaydı ki neresinden başlayıp anlatayım maruzatımı size?

Öncelikle filmi "A Christmas Carol"a benzeten, sayısı azımsanmayacak bir topluluk var. Forumlarda, bloglarda 3-5 dakika dolanınca siz de görürsünüz. Bana da filmin ilk dakikalarından itibaren bir çağrışım yapınca yazmak istedim. Galiba filmin genel havasından dolayı oldu çünkü öyle kopyası manasında bir benzerliği yok, hissettirdikleri açısından tatlı tatlı anımsatıyor kendini, onu da çok severim zaten insanı bir hoş eder, bir yerlerde iyilik ve mutluluk illa ki var dedirtir. Hah tam da buraya değinmiş Frank Capra da. İyilik edersen iyilik bulursun. Bir insanın yaşaması dünyayı değiştirir. Kelebek etkisinin atomlarına inilmiş hali.

Bir kasabada büyük umutlarla büyüyen George Bailey'i hemen hemen hayatının her çağında inceleme olanağı veriyor bize. Genç ve heyecanlı bir gençten sorumluluk sahibi ve büyük sorunları olan bir aile babasına dönüşüyor gözlerimizin önünde. Her şeyin altından insanlığıyla kalkıyor. Kimsenin kimseye zulmetmesine, hak yemesine izin vermiyor. Elinde olanı düşünmeden paylaşıyor. Kaldı mı böyle insanlar gerçekten? Cevabı ne kolay bir soru. Ama kabullenmesi de bir o kadar zor. Demek ki dünyanın bir döneminde yaşam böyleydi ve bir kişinin hainliğiyle tüm düzen değişti. Bir kişinin nefsi toplulukların, toplumların nefsine dönüştü. Paranın bozmadığı bir şey var mı acaba? Ne kirli bir araç.

Evet bu ruhsal sorgulamaları geçip odağıma geri dönüyorum. 1946 yapımı bu arada "It's A Wonderful Life". Döneminde ciddi bir başarı kazanamamış çünkü aynı anda “The Best Years Of Our Lives” da vizyona girmiş ve bütün ödülleri toplamış. Tabi ki bu bir gösterge değil. Şu an en iyi filmler listelerinde başı çekiyor. Ve o kadar hak ediyor ki. İnsanı umutla, mutlulukla, her zaman bir ihtimalin daha olduğuyla cesaretlendiriyor. Hele ki son 10 dakika tüm filmi sırtlayıp şaha kaldırıyor. Ve bana hayalimi hatırlatıyor. Sevdiğim herkesle beraber sakin sorunsuz bir kasabada yaşayıp ölmeyi. E bunu da ancak dünyayı bir kasaba olarak düşünürsem gerçekleştirebilirim o yüzden oturduğum yerdekileri sevmeye karar verdim, o daha kolay. Kendini mutlu edecek bir yol bul dersine giriş 101.

Hala daha Amerika'da her yılbaşında yayınlanan bu filmi benim gibi sürekli geciktirmiş olanlarınız varsa hala buralarda bir yerlerde en yakın boş zamanında kesin izlesin ve salak salak gülümsemeye hazır etsin kendini. Aile güzel şey, dostluk güzel şey, hele ki kötü bir günün sonunda yalnız kalmıyorsanız bu çok çok daha güzel bir şey.

25 Eylül 2016 Pazar

100 bin iyi sözcüğünüz varsa işler yolunda demektir. Adam FAWER

Son zamanlarda herhangi bir kitapçının önünden geçenleriniz varsa yeşilli beyazlı, Oz isminde, Adam Fawer imzalı, 8 senenin ardından beklemekten bitap düşmüş hayranlarına güneş gibi doğan ve gene o hayranları kitabı beğenmek konusunda 2'ye ayıran kitabı görmüşsünüzdür. Ki ben de okumaya başladığımdan beri beğenip beğenmemek arasında fazlaca gel git yaşadım. Gelelim gel gitlerimin sonucuna. 

Öncelikle eğer Empati ve Olasılıksız'ı okuduysanız beklentiniz macera, bilim, heyecan ve yenilik oluyor Fawer'dan. Hele bir de aradan 8 sene geçince o beklentinin ulaştığı seviyeden bahsetmiyorum bile. 

Ama işte tam burda durmak gerekiyor. Fawer bu sefer farklı bir şeyler denemek istemiş. Hatta biraz da hayatın onu buraya ittiğini düşünüyorum ben. Çünkü yayınlanan bir ropörtajında bu sefer yazdığı kitaptan çocuklarının da keyif almasını istediğini ve onlar için yazdığını söylemiş. Hızlı ilerleyen, merkezden sapmayan bir kitap yazma amacındaymış ve ben bunların hepsini buldum Oz'da. Ha tamam okumaya ilk başladığımda “Bu ne ya! Ben seni senelerdir bekliyorum ve bu mu yani? Oz mu? Cidden mi?” cümlelerini de kurdum. Kitap ilerledikçe gerçek dünyaya uyarlama kısımlarında komik gelen milyonlarca yer de oldu ama önyargısız şekilde ve ritme kaptırıp da okuyunca “basmakalıp değil ama basit ve hoş” diyerek kapattım kapağı. Ki bu konuda çevirmen Algan Sezgintüredi'nin yazara yakın emeğinin olduğunu da ekleyeyim. Çevirdiği başka kitaplara da bakmayı listeme ekledim hatta o kadar başarılıydı bence Türkçe'ye uyarlaması. 

Ayrıca kitabın başında önsöz yerine teşekkür yazısı var ve Türk'lere ithaf edilmiş. Acayip gururlandım açıkçası. Editörü Kerem Egemen İpek'in kitabın yayınlanmasındaki emeği büyükmüş anlattığına göre. “Türkiye halkı olmasaydı bu kitabı yazamazdım.” diye de ekliyor Fawer ve insanın içi bir hoş oluyor tabi. Önemli değil sen yaz yeter ki be! 


Evet gelelim o zaman kitabın konusuna, bana göre olanına, olmayanına... 
Oz Büyücüsü'nü hemen hemen herkes biliyordur ucundan kıyısından. Filmi, oyunu, müzikali, Türkçe'ye uyarlanması derken herkesin gözünün önüne en azından 4 kişinin yan yana sarı bir yolda yürüdüğü o sahne gelir. Kalpsiz teneke adam, beyinsiz korkuluk, korkak aslan ve evine dönmek isteyen Dorothy. Kitap da bu kurgunun üzerine oturtulmuş bir modern zaman uyarlaması tadında. Sadece daha kanlı, daha vahşi, daha bilim kurgu içerikli. Hatta suya hükmetme, Iris'in kendini beğenmiş halleri, Seemore'un dahice planları derken beğendiğim bir çok ayrıntı da vardı kitapta. Ama işte beklenti, beklenti, beklenti diyorum. Eskileri unutup yeni bir kafayla okumak lazım yoksa acımasız yorumlarda bulunmak çok da zor değil. 

Neyse ne diyorduk. Hah! Dorothy'mizin annesi ve babası ölmüş ve teyzesiyle yaşıyor. Bir tane de arkadaşı var köpeği Toto dışında ama o da konuşmuyor. Seymour'un konuşmamasının nedeni de küçüklüğünde kelime dağarcığını yeterince genişlettiğinde konuşmaya karar vermesi. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin Seymour bir türlü kendine yeterli gelmiyor ve en sonunda konuşmamaya karar veriyor. 

Ve olaylarımız tam da bu noktada Dorothy'nin Kansas'a yeni gelen Jack adında bir çocukla tanışmasıyla başlıyor. Jack kazara balta ile Dorothy'yi boynundan yaralıyor. Dorothy de bayılıyor haliyle. Uyandığındaysa yanında Toto ile bir hortumun yaklaşmakta olduğunu görüyor ve bir kulübeye saklanıyor tam da o anda paralel evrenler, uçmalar kaçmalar derken kendini Minişistan'da Doğu'nun Hain Cadısı'nı öldürmüş olarak buluyor. Ve Minişistan'ın minişleri onu kahraman ilan ediyorlar. Bu şekilde başlayan hikayede geri dönmek için Oz Büyücüsü'nü bulması ve onu bulurken de 3 kişiyle tanışması ve yaşanan olaylar anlatılıyor. Komik geliyor tabi başta. “Minişistan ne adgsdf” dediğinizi duyar gibiyim. Demeseniz de ben demiştim hepimizin yerine. Ama galiba böyle çerez niyetine okunacak kitaplara ihtiyacım varmış bu aralar ki akıp gitti kitap. Ha böyle çocuk kitabı gibi de gelebilir konusundan ötürü ama içerikte fazla kanlı sahneler var ve Fawer okuduysanız bilirsiniz ki kendisi çok usta bir betimleyicidir. Gözümde fazlaca canlandırdığım için de vahşet dolu içeriği dolayısıyla çocuk kitapları kategorisine girmediğini düşünüyorum. 

Yani son olarak demem o ki bence olmuş ama başka türlü olmuş. Bende fazlasıyla kredisi olan Fawer'ı 5 üzerinden 3,61 ile uğurluyorum. Hemen başka kitaplar yaz da okuyalım be kaptan. Çok fazla etrafa aldanıp baştan silip atmayın derim ben. Fazla beklenti içinde olmadan ve zorlanmadan hoş bir kitap okuyacağınızı düşünürseniz yetiyor size. E sonuçta “Tek bir dünya yok. Aklını, kalbini, duyularını karıştıracak bir dünyayla karşı karşıyasın. Bu diyarda gündüzler karanlık turuncu, güneş siyah, geceler bembeyaz. Büyünün yerini bilim aldı. Hatırladığın herkes, her şey artık çok daha güzel, korkunç, acımasız. Okuyun anlayacaksınız.”.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

"hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim." Sabahattin Ali

...seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım...


Otağtepe. Denize cennetten açılan pencere. İstanbul'un cennetle bir ilgisi olmalı zaten, bir şehir hem nefret ettirip hem de bu kadar aşık edemez insanları kendine.
Güneş doğdu doğacak, hafif bir turunculuk sarmış köprünün arkasından beri her yanı.
Her yer çimen, her yer yeşil. Memleketin gibi. Koklasan sanki evinin önündeki fındıklar kokacak, arkasından hafif mısır, domates, salatalık da hissettirecek kendini, ben de varım dercesine.

Uzanmışsın o çimene saçların darmadağın. Üstün başın annene laf çıkartacak cinsten çimen yeşili. Ama toprak altında gök üstünde. Göğe bakıyorsun göğe!
Bir de..
Bir de elini uzatınca tuttuğun o elin sahibine.

Çok filmvari geliyor insana. Fazla romantik, fazla hayal. Ama hayalini kurmadığım bir mutluluğa inanmıyorum ben. Yiyeceğim yemeğin bile hayalini kuruyorum ben be. Günümü, gecemi, kuracağım cümleleri, giyeceklerimi, sevdiklerimi, her şeyi hayal etmediğim tek bir anım yok. Yoksa şiir gibi yaşayan insanlarla dolu değil dünya biliyorum. Şiir gibi insanlar, şiir gibi yaşayamadan ölüyorlar, öldürülüyorlar. Çok farklı bir konu...

Ve evet biliyorum romantizm kitaplarda, filmlerde güzel ve gerçekçi. Kim kimi o kadar sevmiş ki diye düşündürtüyor bazen gördüklerim. Kimse kimseyi o kadar sevemez ki. Ama biliyorum bir gün hayalimi yaşayacağım, birinin gözlerine bakarak hayatım boyunca okuduğum bu en güzel dizeleri geçirecem aklımdan. "Bir ellerin bir ellerim yeter", "seni aldım kendime ayırdım" diye düşünürken günün ilk vapur seferleri başlayacak ve öten düdüklerin sesiyle kendimize gelecez. Ve birbirimize bakıp gülerken tek tasası para,iş güç olan o insanlardan olmadığımız için şükredecez tekrar. 

 "Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında. Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen" hesabı işte. [Aşık Veysel] Çünkü her türlü yaşanıyor aç, tok, zengin veya fakir. Ama hayaller olmadan yaşanmıyor. Ve eğer hayallerin biriyle ortaksa, güç alıyorsan karşındakinden işte o zaman şanslısın demektir. Artık yük değil de hediyedir o hayaller sana.

İşte o zaman gecenin soğuğuyla katılaşan bacaklarını açarken ve İstanbul'a karşı uyandırırken bedenini gülümsemekten başka bir şey gelmeyecek içinden. Tuttukça güçlendiğin o elleri tutup deniz kenarında simit, peynir, çaya götüreceksin karın gurultularınızı  bastırmak için acele acele. Al sana romantizme değen halk eli. Hatta martılara bile simit atarsınız devamında kim bilir. Ama ne olursa olsun gök her yerde, durmayın ve göğe bakın bence.

...şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım. [T.U.]

30 Mart 2016 Çarşamba

Ne hoş bir güzelliği vardır dünyadan hafif adımlarla gülümseyerek geçenlerin. Virginia Woolf

Normalde her şey üst üste geliyor kavramı abartılı halde kullanılır insanlar aleminde. Ki bu aleme ben de ucundan kıyısından, hiç olmadı bu konuda dahil bulunmaktayım.  Üst üste gelenlerden 1-2'si harbiden sıkar canımızı ve normalde takmayacağımız 72892 tane var olmayan sıkıntı daha yaratırız kendimize. İnsanoğlu azla yetinmeyi bilmiyor hiç işte, illa ya dibe ya tepeye. Hakkımızda hayırlısı.

Neyse işte bugün abartı yok. "No filter" oldum da geldim size bir nevi, sayın okuyucu. İçim öyle bir sıkılıyor ki daraldım duramıyorum yerimde. Dedim belki yazsam düzelir. Bakıyoruz düzeldi mi? E ondan da hayır yok tabi ki, bu kadar kolay düzelse dert olur mu o? 

Neden böyleyim konularını geçiyorum, çünkü bir de "bir insan en fazla ne kadar daralabilir" testini yapmak istemiyorum kendime şu an. O da başka akşama kalsın. Tüm dertlerin, sıkıntıların, bunaltıların ve bu hissiyatı ifade eden daha bilimum kelimelerin adına kendi kendime çay koyma yetkisi veriyorum. Ne de olsa çay her şeyi geçirir dememişler mi? Çay iç geçer. Çünkü çay içen adam iyi adamdır. İyi adamları da vurmaz keder falan. Ha bir dokunur geçer hayat arada ama vurmaz işte. 


Çay da acılaşmış azcık, 2 gün oldu koyalı tabi. Evdeki çayı da özledim, evi de özledim şu an. Her zamankinden fazla hem de. Çay içtiğim insanları, çay içerken konuştuklarımızı ve beraberken tüm dünyanın dağılıp gitmesini. E Trabzon'un da çayı farklı tabi belki de ondandır kim bilir, şimdi kederime keder ekleyemem bendeki bana yeter bugün, bu konuyu sonraya saklıyorum.

Öyle işte, bizim junior afililerin dediği gibi olaysız dağılalım bu gece de. Hadi bakayım eyvallah, üzmeyin be kendinizi, vallahi kötüyüm sizden ama bakın hiç laf ediyor muyum? Kuzu gibi çekiyorum acımı içime içime. 

Adı bilinmeyen ama eminim ünlü olan bir düşünür: "Üzmeyin kendinizi" demiş. Ama ne de güzel söylemiş, insan akıl edemiyor bazen böyle basit şeyleri. O zaman her günümüze hayatımızın en güzel günü olması için şans verelim. Tam da bu cümleyi cidden ünlü olan Mark Twain söylemiş bu arada bizde yalan yok. 
Hadi bakayım sağlıcakla kalın.
Mutlulukla...


//
“Biz kendimizden iyi olanlara nadir olarak bel bağlarız. Daha çok onların toplumundan kaçarız. Tersine, çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayâsızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur. Ne kötülük ne de iyilik enerjisine sahibizdir. Dante’yi bilir misiniz? Sahi mi? Hay Allah! Şu hâlde Dante’nin Tanrı ile şeytan arasındaki kavgada yansız melekler de kabul ettiğini bilirsiniz. Ve onları, bir çeşit cehennem girişi olan, vaftizsiz ölen çocukların konulduğu dehlizlere yerleştirdiğini de. Biz o dehlizdeyiz, aziz dostum.”
Albert Camus - The Fall (Düşüş)

4 Mart 2016 Cuma

"Sonuçta biz gönül adamıyız tabii. Dağı severiz, taşı severiz, yeri gelir bir güvercine tutuluruz.." Beş Kardeş

Lan.
LAN
LAAN!
Yalnız ne acayip bir kelime şu lan. Bütün duygularıma tercüman şu an, ilk söyleyen koca yürekli abiye de selam olsun.

Onu bunu geçtim de bu sefer dolandırma, allem kallem etme durumu yok. Size anlattığım gibi yapacam. Karşısına geçip çatur çutur seviyorum lan seni diyecem dedim. Dedim evet dedim demesine ama hay her köşe başından fırlayan kör, sağır, dilsiz, her şeyden bir haber kaderim benim. Kadersiz kader de olurmuş bak soldurdular gençliğini. Neyse efendim şimdi abartmadan anlatayım diyorum ama olmuyor malum cinsiyetimden ötürü. Yani filmlerde olacak olay deyip de es geçmeyin cümlelerimi. Olmaz da bir hayat dersi falan bulursunuz maazallah. Ezdirmem kendimi! Olaydan ötürü gaza geldim yoksa nerde bende bu havalar.

Başlıyorum tamam başlıyorum belertmeyin gözlerinizi, rica edeceğim. Gazlıyım zaten sığamıyorum satırlara.
SIĞAMIYORUM.



Ya ben platoniklik mesleğinde mertebe atlayıp, Casanova efendimizin vefatından sonra başa geçmeye aday olmuş ama parti içindeki karışıklıklardan ötürü 90'dan gol yiyip 2.adam konumuna düşmüş bir insanım. Yoksa bizim de belli bir saygınlığımız var bu meslekte. Yensek de yenilsek de kalpleri bizde olanlar var yani. Öhöm öhöm. Ama işte bizim mesleğin cilvesi de aşık olmama kuralı. Yani geçmişler hep söyler siz sevmek için değil sevilmek için yaratılmışsınız diye. E hamurumuz bu, değişmiyor. Ama bendeniz (namıdeğer foolish_casanova61) (nickime gülmezseniz sevinirim. Dikkat çekerim, gayet de ileri görüşlüymüşüm küçükken bile.) tüm meslek kurallarını ihlal edip aşka düştüm, üstüne gittim kapısında yattım, bir de tüm camiaya rezil rüsva oldum. Ha daha beteri olamaz da diyorsanız eğer, oluyormuş. Şimdi de adım çıktı. Yaşlandı, göz süzemiyor, iş atamıyor diyorlarmış arkamdan. Ah duymaz olaydım bunları. Hani aşkta kaybeden bir yerlerde kazanıyordu. Nerde? Aşk da bir kumar çeşidi bak bu da benden özlü söz olsun malum artık camiaca ünlüyüm bir yerlerde alıntı falan yaparlarsa bunu da yazsınlar vasiyetimdir.

Gerçi zaten bırakacaktım bu işleri. Çoluk çocuğa karışayım da demiştim hatta acaba ondan mı korktu benimki. Bilemiyorum da yani, hep ben böyle düşünülen olmuşken şimdi çiçekler böcekler moduna giremiyorum. Mizacıma ters.

Şimdi olayı anlatıp da satırlarca yormayacam gözlerinizi merak buyurmayın. Ama artık ben de sizden biriyim, bu da bilinsin isterim. Casanova halka indi haberiniz olsun. Artık pislik olacam, lanet olacam. Sevmek yok. Ha var da az bir acım geçsin di mi. Çaktırmadan çekerim acımı, hönküre hönküre ağlarım ben küvetin kenarına çömelip. Ama bundan haberiniz yok. Şşşş.

Öyle işte şimdi siz düşünün bakalım. Macera yeni başlıyor. Çalışma iznim yok. Kaçağım. Kaybedecek bir şeyi olmayandan korkacakmışsın. Atalarımızı haklı çıkarmaya geliyorum.

Kapıyı bacayı sıkıca örtün şu sıralar, benden söylemesi. Hadi eyvallah.

//
benim yârim iki dirhem bir çekirdek
hoppa mı hoppa
rakı içer
kadeh kırar
benim yârim sırasında benden hovarda
kavuniçi mendil
markalı çanta
benim yârim çıtkırıldım
benim yârim alafranga.
Oktay Rıfat HOROZCU


26 Şubat 2016 Cuma

Hürriyete, kitaplara, çiçeklere, güneşe ve aya sahip biri nasıl mutsuz olabilir? Oscar WILDE

Yazmak bir çok şeyi çözüyor bazen. Konuşmak gibi. Yani tam da değil de tabi. İnsanın  kendinden akıl almasının yasallaştırılmış hali gibi bir durum. Aklından geçenler yazıya dökülünce sanki daha çok mantığa kavuşuyor.

Bu aralar eski yazılarımı pek okumak istemiyorum. Dönüp dolanıp aynı senaryoyu defalarca oynuyor gibiyim çünkü. Elim gitmiyor hayatımı düzeltmeye çünkü mecalimi geçtim umudum yok bazı şeylerden. Her zaman bir yerlerde umut var demişimdir kendime ve asla bırakmamışımdır o bir yeri bulmayı. Ama şu sıralar bakıyorum da yeni yıldan dilediğim tek şey kendimim. Kendimi artık her ne kadar derinde gizli olursa olsun ortaya çıkarmak. Ben de bir şeyler yapabiliyorum demek.


“Aslında herkes dahidir.Ama siz kalkıp bir balığı,ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız,tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.”

Einstein demişse doğrudur demek istemiyorum, "Evet, ben yaşadım gördüm, tamam burda memnun değilim bir şeylerden ama bu memnuniyetsizliğimi gidermek için de elimden geleni yaptım." demek istiyorum.

Bir fikrim varsa kem küm etmeden inanarak söylemek istiyorum. Ve bu inanca sahip olabilmek için de bilgiye sahip olabilmeyi diliyorum.
Birilerini sevmek değil mesele. Karşılıklı saygının olduğu, gerçek bir sevgi diliyorum. Galiba zor olanı bu bu kadar şeyin içinde :D

Sağlık diliyorum, başarı diliyorum, klişeler hiç bitmesin istiyorum. Mesela Leyla ile Mecnun yeniden başlasın, hatta yanında bir de Behzat Ç. de geliversin istiyorum. Türkiye muasır medeniyetler seviyesine çıksın, Bahçeli’nin koltuk sevdası bitsin ve politika kahrolsun istiyorum. Barış denen olgunun sadece kelime olarak var olmadığını tüm dünya artık görsün istiyorum. Meseleler kadın ya da erkek olmaktan ziyade insan olmak olsun istiyorum.  Hırs kelimesi tüm lügatlardan silinsin, zenginlik ve fakirlik kalplerde kalsın istiyorum. Bir insanın dışını değişebiliriz çünkü ama kalbi fakirse yapılabilecek pek bir şey yoktur. Karşımızı hep iyi insanlar çıksın istiyorum, insandan çekmeyelim artık zaten yaşayıp yaşayabileceğimiz bir hayat ve onu geçirebileceğimiz tek yer de dünya iken ne bu kavga. Kim kimi nerden atıyor. Kim kimin malını paylaşamıyor. Dünya lan bu dünya. Ah be doymadınız. Bunların topunu bir rokete koyup Ay'a, Mars'a ya da etraftaki bilimum gezegenlere gönderebilsek keşke, bir nevi günümüzün Gözlüklü Şirin hali. Kardeş kardeş yaşardık da cidden be. Oh mis. 


Zaman her şeye fayda olsun istiyorum ama boşa da kullanılmasın, geçerken geçirsin yaraları da istiyorum. Harcadığımız her boşa geçen zamanın devası da getirileri olsun istiyorum.
Çok şey istemiyorum ki be. İnsan olmak demek, istemek demek. Manası bu varlığımızın.
Huzur istiyorum.
İstediklerimin hayırlısıysa olmasını istiyorum.
Gözümüzün önünde olanı görmezden gelmediğimiz bir yıl olsun.

Hoşgeldin 2016 :) 

//
Sadece kendime kalmasını istediğim bir yazıydı bu ama bugün de okuduğumda o 2 ay önceki hissettiklerimi hissettim ve hayatımda iğne ucu kadar bir değişiklik yakalarsam paylaşırım demiştim kendime. Demek ki yakalamışım ucundan kıyısından. Yani yürü be Bilge :D E hadi siz de yürüyün gaari, ne duruyorsunuz :D

(Yazmaya başlarken mutsuz olup bitirince salak salak sırıtanlar kulübü iftiharla olmasa da mutlulukla sunar efeniim.)
//
트윗하기