“Hepinizi çok seviyorum.” dedi.
Karşısında duran her çocuğu için ayrı bir damla indi
gözlerinden kalbine. Gözleriyse kuruydu. Güçlü olmayı öğretmişti çünkü onlara.
Anadolu insanı memleketinin toprağı gibi, havası, suyu gibi güçlüydü,
sertti,yenilmezdi. Seneler geçirdiği bu
köy, bu belde. Oysa ki ilk geldiğinde ne lanet etmişti. Yolları toprak,
elektriği hava şartlarına göre gidip gelen, tek bakkalına haftada bir malzeme
alınabilen ne menem bir yerdi. Ama zamanla bir yeri güzelleştirenin oradaki insanlar
ve bizim onlara bakışımız olduğunu anlayacaktı Yaşar da.
Her insan eşit doğar. Ne kadar yanlış ve sadece zenginlerin kurabileceği
bir cümle. Ha dersen ki “hayatından memnun olan her insan eşit doğar.” diye
tamam ama memnuniyetsizlik eşitsizliğin bir yan etkisi. Ya da eşitsizlik memnuniyetsizliğin
yan etkisi. Bilmiyor ve düşünmek de anlamsız geliyor o an Yaşar’a.
Tuncer amcanın yaşlılıktan değil de tozda toprakta çalışmaktan
kararıp buruşmuş ellerine bakıyor önce. İçi sızlıyor. 3 kuruşluk buğday için
ölüm seni bulana dek tarlanın bir ucundan bir ucuna koşturmak mıdır kader?
Mihriban teyzenin yazması sallanıyor hafifçe esen rüzgarda. Hep saçlarının bir
teli görünmeyecek şekilde bağlar. Köyün kızlarına da o öğretmiştir dini,
kitabı, giyinmeyi, oturup kalkmayı. Tüm köyün anası deseler yalan olmaz. Kendisine
de analık yapmıştı ilk geldiğinde. Gülümsetiyor hatırladıkları.
“Korkma evladım. Alışmak zaman alacak ama alışacaksın, insanoğlu
nelere alışmamış. Gün gelecek bu insanlar en yakın derttaşın olacak belki de.
Yalanları yok çünkü. Bu zamana kadar dış dünyanın haseti, kini, nefreti vurmamış
onlara. Yüzleri ak pak. Ve yine bir gün
göreceksin ki en büyük ve en güzel sevgi sevgiliye duyulan değil de birbirine
karşılıksız iki insanın duyduğu sevgidir, merhamettir. Onun tartışmasız huzuru,
beklenti olmadan süregelen lezzeti ve karşılıklı verdiği güven başka hiçbir şeyde
olmaz. Böyle burası da, göreceksin ve öyle bir seveceksin ki, zamanı geldiğinde
geride büyük bir parçanı bırakıp giderken biz de sana büyük bir parça vereceğiz
en derininden kalbimizin.”
Öğrencilerine baktı teker teker. Hepsi çocuğu gibi olmuştu. Soğuk
sabahlarda sobanın karşısında toplanıp ısınmaları, “k” harfini “g” olarak söylemelerini
düzeltmek için “kapkara” kelimesini sınıfta defalarca tekrarlamaları, kırık
tahtaları, sıraları onarıp, sınıf temizliğini
beraber yapmaları.. Birilerinin yaşlarının büyüdüğünü değil de kafaca
büyüdüklerini ve buna neden olabildiğini görmek nasıl muhteşem bir duygudur
ancak öğretmenler bilir galiba. Daha yüce bir sevinç var mı?
Dedesinin yıllara meydan okumuş, asker yeşili rengi oradan
oraya gidip gelirken vuran güneşten açılmış bavulu elinde, bakkala malzeme
getiren bu köydeki belki de en yaşlı varlık olan kamyonete bindi Yaşar. Seneler
sonra öğrencileri mezun olup onu bırakıp gitmeden evvel o ayrılmıştı yanlarından.
Ters dönüyordu belki de bu defalık çarklar bir öğretmen için.
“Kimse ağlamasın. İçinize akıtın ama dışarı ağlamayın.”
derdi. Son kez örnek olma sırası ondaydı yine. Kamyonet yavaş yavaş hareket
ederken son kez baktı herkese. Önce gözlerine, oradan beynine ve kalbine kazıdı
yüzleri teker teker. Mihriban teyze su döktü ardından. Adet işte. Su gibi
gidilir de, su gibi dönen sayısı azdır ya neyse. Yavaş yavaş herkes görünmez hale gelip de yok olana kadar el
salladı. Elini indirirse ağlayacaktı sanki. Boğazındaki o şey inmiyordu oradan.
Biraz daha ka-....
Malzemeci Adnan’ın “Gidiyorsun sen de abi. Zaten bir tek
kaderi burda doğarak başlamış olanlar kalıyor köyde. Her gelen gitmek için
geliyor da haberi yok. Ne diyelim yolun açık, bahtın aydınlık olsun abim.” sözleriyle
düşünceleri bölünüyor bir anda. Doğru söze ne denir. Bu dünyaya da gitmek için
geliyorken bir köy nedir ki hayatımızda, bir kum tanesi.
Arkasına yaslanıp camdan esen hafif rüzgarda Mihriban
teyzenin yazmasının sallanışını düşünüyor. Aklında tek bu. Güçlü olmayı
öğretmişti çünkü çocuklara da. Anadolu insanı gibi.. Memleketinin toprağı gibi,
havası, suyu gibi, güçlü, sert ve yenilmez olmayı. Yazmanın sallanışı bir
rüyaya dönüşüp yollar önünden akarken hayatının başka bir zamanına geçer gibi uykuya
dalıyor Yaşar. Ve o yazma hala sallanıyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder