Aralık 05, 2014

Çirkin bir şey diyecek olsam, elleriniz durur önüme güzeltirim... Turgut UYAR

Bir gün bir şey düşünmüş bir bilge. Ve ertesi gün o başına gelmiş. Ama insanoğlu bir olayın başlangıcına pek dikkat etmez de hep birkaç sefer sonra algılar ya başına geleni. Bu da o misal 2. ve sonra 3.sefer ile sonucunda "noluyor be" demiş bilge. Benim kendimle ilgili düşündüklerim gerçekten dışarıya da yansıyor mu böyle. 

Korkmuş sonra. Her düşüncesi, her hissi görülüyor gibi..4 duvarı bir anda cama çevrilmiş gibi..Ki o cam sadece yüzeyi değil yüzeyin altını da gösteriyor. Ne can sıkıcı. Herkesin bizi apaçık görmesi korkunçtur bazen. İnsan, kendini kendisini göstermek istediği gibi değil de olduğu gibi görenlerden korkar. Bu gerçekten de korkunç bir şeydir. Saklanmak ruhu korur, özel alanı olduğunu hissettirir. Yeterince kendiyle kalamamış ruhlar daha çok yalnızlaşır ki böylece dikkat çekmeden kendi köşelerini ararlar. İşte böyle bir korkuydu bilgeninki de. Ne bileyim mesela bu aralar yazdıklarını beğenmiyordu pek. Yaptığı edebiyat değildi belki de gerçekten ama, bir şeyler yapıyordu ve içine sinmesi yetiyordu paylaşmasına. Ama yazı yazmak ihtiyaç gibiydi onun için artık. Var olma savaşımızda hepimizin belli kuralları vardır. Bazen bazı şeyler ruhumuzu besler ve onları yapmazsak eksik kalırız. Kimine göre mesleğidir bu, kimine göre müzik, kimine göre de kitap... Bilge yazmadan yapamaz olmuştu bu aralar. Yılda bir kere belki dokunduğu günlüğüne her gün yazmaya başlamıştı. Değişiyordu hayatı. Ve yazmazsa yetişemezdi o değişime. Olduğu farklı insanı sevemezdi belki. Değişiminin gerekçeleri göz önünde durmalıydı ki çıktığı yolda inancını da yitirmesin, geriye de dönmesin. 


Hani saçın uzar da anlamazsın ama fotoğraflara bakınca vay be dersin ya. Öyle bir şey. Ama bu sefer saçının uzamasını gözleriyle milimetrik olarak görebiliyordu. Gözlerinin önünde; geçmişi sollayıp ne olduğunu bilmediği, sağlamlığından emin olmadığı, zeminini öngöremediği geleceğe paldır küldür yol alıyordu. Ve yetişmek için yazması gerekiyordu. Koş yoksa düşersin tarzı bir şey bu. Kendi koşu nedenini bulamazsan asla anlayamazsın ve bir şeyleri kaybetme korkusunu hissetmeden de bir şeylere sarılamazsın. Hep neden sonuca göre yaşamamız bu yüzden. Bir kitapta okumuştum şimdi hatırlayamıyorum ama "1 hayatımız olduğu için hatalardan ders alma şansımız olmuyor" tarzı bir söz söylemişti yazar. Çok doğru gerçekten de. Herkesin hayatı kendine bir tane ve nedense ortak olarak genlerimize işlenmiş herhalde, hiç kimse başkasının doğrularını ve yaşanmışlıklarını görmeye hevesli değil. Kendi doğrularımızı bulmak için başkalarının hatalarından değil kendi hatalarımızdan besleniyoruz. İronik ama bir o kadar da bir bebeğin yürümeye çalışmasını izlemek kadar da heyecan verici. Bazen hayatı sorgulamak gereksiz yani yaşarsın ve sadece kendine tecrübe bırakırsın. 

Ve işte her zamanki gibi yine başladığım noktadan olabildiğince farklı bir yerdeyim. Hem hayatta hem de bu yazıda. Ki zaten hep diyorum yazılarım gibi dağınık benim de hayatım. Ya da hayatım gibi dağınık yazılarım. Nerede başladı bu dağınıklık bilmiyorum ve merak da ediyorum esasen. Düzenden yılıp attığım ilk çorabı bulup, elime verip, "hadi yavrum kendine gel" demek istiyorum kendime. Çünkü yapmak istediklerimle yapıp ortaya çıkarttıklarım arasındaki fark beni bile çıldırtıyor bazen. Başlangıç ve bitiş noktalarım arası tam bir hengame.


Ve bunları söylemek istemese de yazıdan garip bir şekilde mutludur bilge. Tamam belki bir dünya konuya başlayıp hiçbirini bitiremeden gelmiştir yazının sonuna ama iyi yönden bakmak da lazım bazen. Sonsuz döngüye girip sonuca bağlayamamak da bir kader ve bazen kadere sadece sağ kroşe geçirip yola devam ederiz, illa ki yenmemiz gerekmez, sersemletmek yeter o an için.

O zaman; mutlu kalın, hoş kalın, hayattan ne istiyorsanız onu söke söke alın diyelim, kafiyeli günler :)

Hiç yorum yok:

트윗하기